Eskişehir bana göre Türkiye’nin en güzel şehri. Tartışmaya bile girmem. Şehre geldiğim andaki yuvama gelmişim hissinin başka bir açıklaması yok.

Yazın sadece tatile gittiğim bir haftasından hoşlanıyorum. Denize girmediğim zamanlarda yaz mevsimi benim için bir hiç. Denize girmem de güneşin canımı yakması yüzünden sınırlanıyor.

Canımı yakmak demişken kaybolup giden hayaller de canımı yakıyor öyle. Benim çok cici hayallerim vardı. Sadece çok yanlış insanlarla paylaştım. Şimdiyse daha ufak hayallerim var. Daha kısa zamana hitap eden iyi ve kötü hayaller. Mesela sevgilimle tatile gitmek istiyorum ama resmen okul-sınavlar-yetişmem gereken sorumluluklar üçgeninden sıra gelmiyor. Kötü hayaller daha fena. Birilerine zarar vermek, canını yakmak ve hayal kırıklığına uğratmakla alakalı. Sonra sevgilim hasta oluyor mesela, hem de ben yanında yokken ve ben burada önemli bir şeyi var mıdır bilemeden çıldırıyorum. Sırf yanında olup ağrısını kesemediğim için bile kendime kızıyorum.

Hayatım bana yabancılaşıyor son zamanlarda o kadar yorulmuşum ki ne olursa deyip arkama bakmadan başkalarının karar vermesine izin veriyorum. Ben sadece sonuçlara bakıp sinirleniyorum. Karar verdiğim zamanlardaysa hiç ben değilim. Çok hızlı değişip yeni bir bene evriliyorum ve yeni beni görmekten korktuğum için karar vermekten çekiniyorum sanırım. Son zamanlarda aldığım kararlar ahlaktan ve terbiyeden yoksun, oldukça bencil. Her toplumsal değer benim için daha flu artık. Sevgi daha anlamsız. İnsanlar daha önemsiz. 

Bak artık ne istediğimi bilmiyorum. Rüyalarım bana bambaşka şeyler söylüyor. Uzun zamandır kesin olarak istediğim tek şey gitmek ve dönmemek. Bavuluma neler koyacağım belli değil ama koymayacaklarım belli. Sırf kendimi bırakamadığım için gidemiyorum. Bir de borçlu olduğum için.

Hayat ve ben çok farklı yönlere akıyoruz.

Primum Non Nocere

Tatile girmemle kendime ayıracak vaktim oldu ve doktora gitmeye vaktim oldu. Evde olmam sebebiyle kendi okulum haricinde bir yerde uzun zamandır ilk kez doktora gittim ve doktorlarla hastaların durumunun vehametinin farkına vardım.

İlk gittiğim doktor dahiliyeciydi. Malumunuz hastane bulaşıcı hastalıkların cirit attığı bir yer olduğu için aşısı olan hastalıklar için aşılanmaya çalışıyoruz. Benim de hepatit a aşım yoktu. Dedim gideyim bir hepatit a testi yaptırayım negatif çıkarsam aşı yaptırayım. Gittim ve doktora durumu anlattım. Doktor kağıda tahlilleri işaretlemeye başladı. Biyokimya (Glikoz, üre, kreatin), Hemogram, Elisa(Hep A, Hep B, Hep C). Tam hormon panelini işaretleyecekken durdurdum. “Hocam tiroitimde sıkıntı yok, bunlar yeterli olur.” Tek bir tüp kan vermem gerekirken üç tüp verdim. Yani bir tüp, üç tüp belki çok önemli değil ama gereksiz iki tüp kan hem bana hem de devlete yük.

İkinci gittiğim doktor da ortopedistti. Bundan yaklaşık iki buçuk ay önce ayağımı burkmuş ve bazı bağlarımı zedelemiştim. Aslında ayağımı alçıya aldırıp evde yatmam lazımdı ama tabii ki okul buna izin vermediği için mecbur o ayakla okula gittim ve şimdi okul bitince çare aramaya başladım. Okul bitmeden daha önce gittiğim hocama gittim ve bana eve gidince iki hafta kadar alçıya aldırmamı söyledi. Geldim burada doktora durumu anlattım. Tamam hemen röntgen çekelim dedi. İki buçuk ay önce olmuş ve hem de röntgeni mr’ı çekilmiş bir vakaya röntgen istemek oldukça saçma. Zaten sadece muayene ile tanı koyulabilecek bir durum. Kaldı ben bunu anlamayacak cahillikte de değilim. Hocam çekmeyelim dediysem de inatla çektirdi ve bakmadı bile. Ayağımı alçıya aldırıp gönderdi. Hadi az önceki iki tüp kandı, bu iki tane röntgen. Vücuda oldukça zararlı ve endikasyonu yoksa yapılmaması lazım.

Bilmiyorum ben çalışma hayatına başlamadığım için çok mu zalim davranıyorum ama doktorluk bu değil. Doktorluk mesleğinin ve tıp sanatının ilk kuralı pirimum non nocere. Önce zarar verme.

Son üç sınavımdan AA aldım. Ne kadar önemsiz olsa da şu koskoca öğrencilik hayatımda bir sınavdan AA alabilmek güzel. Benim AA’m var ben de öğrenciyim. On aylık bir koşturmacanın peşinden okul bitti ve ben anında boşluğa düştüm. Aslında boşluğa düşmedim de aylardır okul yüzünden kendi hayatımı boşladım şimdi yapmam gereken işler var ve canım yerimden kalkmak istemiyor saçma sapan şeyler izliyorum. Babam istersen kuzeninin yanına İngiltere’ye git biraz dil pratiği yaparsın dedi ve kabul etmedim. -uyumam lazım başka herhangi bir şey çekici gelmiyor- Gerçekten garip şeyler oluyor. Her gün yeni bir şey çıkıyor. Pazartesiye kadar uyuyacağım sanırım ve pazartesi günü ayağım alçıya alınacak. Sanırım canım denize gitmek de istemiyor. Ramazandan nefret ediyorum ama o da bana bayılmıyor. Resmen yorgun düştüm. Her şey bitti. Tüm dertlerimden kurtuldum. Yorgunum evet, ama mutluyum.

Her gece yatağına yattığında uyumadan üç saniye -aslında o kadar beklemeye de gerek yok ama sizi yormamak için- düşünün.

Ben kimim? Bugün ne yaptım? Allah için annem babam için vatan millet sakarya için değil kendim için ne yaptım? Mutlu muyum şu an? Kendime zevk vermek için yaptıklarım beni tatmin etti mi yoksa bunlar hisseden kısmımı öldürüp zevkten vermekten öte beni uyuşturdu mu? Bugün kendim için ne yaptım? Hayattan zevk aldım mı? Kendime değer verdim mi? Sevdiğim bir yemeği yaptım mı, yaşadığım yeri temizledim mi, sevdiğim bir içkiyi içtim mi, sevgilimi gerçekten içimden gelerek mi öptüm yoksa alışkanlıktan mı, saçma bir espri yapıp kendime güldüm mü, kendime içinde yaşayacak bir dünya kurdum mu, yarında bu dünyanın devam edeceğini biliyor muyum? Kendim için farkındalık yarattım mı bugün, mesela “şu an bana bir şey olsa üzülseler de insanlar yitip gitmiş olan ben olurum, kimseye bir şey olmaz.” gibi. Bugün her lafımı düşünmeden önce en kıymetli varlığım olan beynimi çalıştırdım mı ne demek istiyorum, bu dediklerim ne anlama geliyor, neden bunu diyorum, ben bunu diyebilir miyim, ben bunu demeyi hak ediyor muyum? Kafamın içinden geçenleri tartıp kendime kızdım mı mesela ya da kendimle gurur duydum mu? Gerçekten davrandığım gibi miyim yoksa sürekli yalanlar söyleyip herkesi en çok da kendimi kandırıp bomboş ser ve soğuk bir kabuğun içinde kendim bile orada olduğumdan habersiz yaşayıp durdum mu?

Peki ben kimim? Bu ben miyim?

Bütün bu olup bitenlerden sonra ve olmaya devam edenler esnasında asla rahata eremeyeceğimi anladım. Hem rahatlık bana gelmez. Hayatımın her saniyesini koşmakla geçecek. Koşarken öleceğim, kendi ayaklarımın üstünde. Asla kimseye ihtiyacım olmayacak ama bu kimseyi hayatımda barındırmayacağım anlamına gelmiyor. Yaşamaktan zevk aldığım insanlar var. Sevmekten zevk aldığım. Zengin koca istemiyorum. Çocuklar istemiyorum. Her gün gezip alışverişlerde milyarlar dökmek istemiyorum. Her türlü makyaj malzemesini suratıma sürüp pahalı parfümler kokmak istemiyorum. Yine de büyük bir ev istiyorum hayallerimin sığacağı ve bir gün yeniden resim yapmaya döneceğim kadar büyük. Makyaj yapmak da istiyorum elbette sadece gözlerimi öne çıkartacak kadar. Ömrümün sonuna dek kırmızı saçlı olmak istiyorum. Belki başkalarının yaşam beklentilerinden farklı şeyler değil bunlar ama farklı olmak da istemiyorum. Her gece yatağıma bugün de her şeyin üstesinden geldim diyerek yatmak istiyorum. Plan yapmak istemiyorum çünkü plan yaptığımda yaşamın beni alt üst edeceğini biliyorum. Bu yüzden genelde anlık yaşıyorum. Yine de ölmeden güney amerikanın tamamını görmek istiyorum. Okyanusta yüzmek istiyorum. Sonunda sevdiğimin kollarında ölmek istiyorum. Bunları yaparken bir saniye bile boş kalmak istemiyorum.

Rahat bir hayat bana gelmez.. Yaşayamam. Benim uyuşturucum da bir saniye bile boş kalmamak.

"O da arıyor kendi kalbinin tanrısını

ayağa kalkıp kalkıp düşüyor.”

Şiir okumayı bıraktıktan sonra bu hale geldim.

Gün geçmiyor ki hastalara sinirlenmeyeyim. Yaşlı bir amca üçüncü kata nasıl çıkılacağını soruyor, belli ayakta zor duruyor ve gözü az görüyor. Yanında en az onun kadar yaşlı eşi de ona destek olmaya çalışıyor. Amcayı asansöre götürüyorum biniyoruz. Amca kapı çarpacak diye telaşla bir gence çarpıyor.
-Emmi yavaş üzerime çıktın!
Amca yazık özür dilemeye başlıyor.
-Oğlum gözüm görmüyor, ayakta zor duruyorum.
Terbiyesiz durur mu yapıştırıyor cevabı:
-Zaten pilin bitmiş. Ne işin var burada?
Ben algılamaya çalışırken, çünkü şok geçirdim, oradan bir hemşire ne biçim konuşuyorsunuz diye azarladı.
Amca özür dilerim falan demeye başladı.
Ben amca özür dileme o özür dilesin derken kata geldik amca indi. Bana da sinirlenip susmak kaldı.
Çok terbiyesiz ve saygısız bir milletimiz var.